“Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin/Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” Tevfik Fikret bu şiiri yazalı 1 asırdan fazla zaman geçmiş.
O günden bugüne değişen ne var?
O gün, ünlü şaire bu dizeleri yazdıran düzen aradan geçen 1 asıra rağmen bugün de devam etmiyor mu?
Gücü eline geçirenlerin güçsüz ve aciz olanları sömürdüğü bu dünya düzeni insanlığın varolduğu günden buyana devam ediyor.
Günlerdir, TV lerde en düşük emekli maaşına yapılan zamcık konuşuluyor. Zamlar meclisten geçti mi? Hesaplara ne zaman yatacak ?…En düşük emekli aylığına gelen zam miktarı 3.552 TL. O’da enflasyon nedeniyle piyasalara gelen zamlarla daha emekilinin cebine girmeden misliyle geri alındı bile. Emekilinin maaşını 3.552 TL yükselten zam vekilin maaşını tam 38 bin TL yükseltti
Temmuz zammı ile milletvekili maaşları 310.332 lira oldu., Yani vekilin maaşı 13 emeklinin maaşının toplamını geçti.
TBMM de, hem emekli hem de aktif olarak görev yapan bir millet vekili ise, Temmuz, zammı ile 512 bin TL alacak!
Emeklinin maaşını ağızlarına sakız yapıp ballandıra ballandıra tartışanlar ve maaş zammını belirleyecek olanlar; emeklinin 1 aylık maaşını bir akşam yemeğine verenler.
Ayıptır, günahtır, sizde utanma yok mu beyler
Ne acıdır ki, emeklilik sistemi yerle yeksan edildi. Ne prim ödeme gün sayısının ne de ödenen prim miktarının hiç bir önemi kalmadı!
Aylık bağlama oranının düşürülmesiyle başlayan adaletsizlik şimdi farklı biçimde devam ediyor.
Bazılarının “Ama bizim emekli sayımız çok fazla. Bir buçuk çalışana 1 emekli düşüyor. Devlet ne yapsın,16 milyon insana maaş ödemek kolay mı?” dediğini duyar gibiyim.
Emeklinin maaşını devlet değil, emekli kendisi ödüyor. Emekli çalışırken ödediği primlerin karşılığını alamıyor. Çünkü, emeklilik fonuna emanet ettiği parası hakkıyla değerlendirilmediği gibi başka yerlere harcanmış.
Ülkede emekliler ve asgari ücretliler açlık sınırı altında maaşlarla karın doyurma derdinde iken, başka türlü açlık çekenler de var.!
Helenistik dönemin en büyük filozoflarından, mutluluk öğretmeni Epikuros, insan gereksinimlerini üç sınıfa ayırıyor.
Birinciler, doğal ve zorunlu olanlardır: Bunlar, karşılanmadıklarında acı çekmeye neden olurlar. O halde bu sınıfa beslenme ve giyinme girer.
İkinciler ise, doğal ama zorunlu olmayanlardır: Bu da cinsel doyum gereksinimidir; bu gereksinimi doyurmak daha zordur.
Üçüncüler, ne doğal ne de zorunlu olanlardır: Bunlar lüks, zenginlik, şatafat ve gösteriş gereksinimleridirler: Sonsuzdurlar ve karşılanmaları çok zordur.
Adam, günümüzden 2300 yıl önce teşhisi koymuş. Zenginlik, şatafat ve gösteriş hastalığının sonu yok karşılanmaları çok zordur diyor.
Bizim İlber Ortaylı hocanın da bu konuda güzel bir sözü var; “Gösteriş ve şatafat; cahillikten kaynaklanan aşağılık kompleksini örtme çabasıdır.” diyor.
İlber Ortaylı hocaya atfedilen bu sözün en uç örneklerini günümüz Türkiyesinde hergün ibretle gözlemliyoruz.
Gösteriş ve şatafatın dinimizde de yeri yok.
Nisa Suresi, 38. ayet: Ve onlar, mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler, Allah’a ve ahiret gününe de inanmazlar.
Enfal Suresi, 47. ayet: Bir de yurtlarından refahtan şımarıp-azıtarak, insanlara gösteriş yaparak çıkanlar ve (halkı) Allah’ın yolundan alıkoyanlar gibi olmayın. Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatandır.
Vatandaşın vergisiyle, devletin imkanlarını da kullanarak israf ve şatafatta sınır tanımayan, doymak bilmeyen bu zavallılardan ne kadar çok var değil mi? İsim isim liste yapacak olsak sayfalar yetmez.
Tasarruf mu? Yemişim tasarrufunu. Biz zengin ülkeyiz. Tasarrufu fakir ülkeler yapsın.
Vatandaş gerçek açlığı yaşarken, Bunlar nefislerinin doymak bilmeyen açlığını yaşıyor. Üstelik, milletin verdiği vergi ile millete hava atarak, tepeden bakarak.
Lüks makam araçları, şatafatlı makam odaları, uçaklar, saraylar, birden fazla yerden maaş almalar. Aman itibarınızdan taviz vermeyin, milyonlarca, emekli ve asgari ücretli sürünürse sürünsün!
İlyas Erbay
