Fon skandalının ardından yatırımcı borsadan hızla uzaklaşıyor. Kaybedilen yalnızca yatırımcının parası değil; şirketlerin piyasa değeri, sermayesi ve geleceği de ağır bir darbe aldı.
Borsa İstanbul, daha dört buçuk ay önce, 11 Mayıs 2026’da 15.305 puanı görerek tarihi zirvesine yaklaşmıştı. Ancak fon skandalının yarattığı güven kaybının da etkisiyle, yatırımcı borsadan uzaklaştı. BIST 100, 12 bin puanın altına gerileyerek,
30 Eylül 2026 Çarşamba günü. 11.947,18 puandan kapandı.
Dört buçuk ayda 15 binden 12 binin altına… Borsadaki bu kan kaybı endişe verici.
Günlerdir dev bir fon krizini konuşuyoruz.
Ortada milyarlarca liralık işlemler, tasfiye edilen 131 yatırım fonu, tutuklamalar, malvarlığı tedbirleri ve hâlâ cevap bekleyen yüzlerce soru var.
Fakat bütün bunların ötesinde çok daha önemli bir mesele var:
GÜVEN!
Çünkü mesele yalnızca borsada para kazanıp kaybeden yatırımcıların meselesi değildir.
Mesele, vatandaşın devlete ve devletin kurumlarına duyduğu güvendir.
Sıradan vatandaş, üç kuruş birikimini değerlendirirken “Benim param güvende mi?” diye soruyorsa, asıl sorgulanması gereken yalnızca birkaç şirketin yaptığı işlemler değildir.
Bu sistem nasıl bu noktaya geldi?
Ve daha önemlisi:
Kimler bunu zamanında gördü, kimler görmedi, kimler müdahale etti, kimler etmedi?
20 MİLYAR DOLARLIK FON, MİLYONLARCA VATANDAŞIN GÜVENİ
Son günlerde kamuoyuna yansıyan rakamlar gerçekten ürkütücü.
Tasfiye kapsamındaki fonların toplam büyüklüğü 18 milyar doların üzerinde. Reuters’ın aktardığı bilgilere göre yaklaşık 353 bin yatırımcı bu fonlardan etkileniyor.
Burada çok önemli bir ayrım yapalım:
18-20 milyar dolar, “çalınan para” demek değildir.
Bu rakam, krizin kapsadığı fonların büyüklüğünü ifade ediyor.
Fakat tam da burada başka bir soru ortaya çıkıyor:
Bu kadar büyük bir finansal yapı nasıl bu kadar büyük bir güven krizine sürüklendi?
Soru budur.
Ve bu sorunun cevabı, birkaç şirket yöneticisinin tutuklanmasıyla bitmez.
ASIL SORU: DENETİM NEREDEYDİ?
Devlet yalnızca suç ortaya çıktıktan sonra harekete geçen bir mekanizma değildir.
Devlet aynı zamanda önceden gören, denetleyen ve vatandaşın parasını koruyan bir mekanizmadır.
SPK’nın 131 fonun tasfiyesine karar vermesi, savcılığın soruşturma yürütmesi, MASAK incelemelerinin genişletilmesi elbette önemlidir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturması da devam ediyor.
Ama vatandaşın sorusu çok daha basit:
Bunlar neden daha önce olmadı?
Eğer sistemde sorun vardıysa neden zamanında fark edilmedi?
Eğer manipülasyon vardıysa neden daha önce müdahale edilmedi?
Eğer bazı işlemler şüpheliyse neden vatandaşın parasını kaybetmesinden önce alarm zilleri çalmadı?
Bunların her birinin cevabı verilmelidir.
SİYASETİN ADI GEÇİYORSA, HESAP VERME SORUMLULUĞU DA VARDIR
Meselenin en hassas noktası burasıdır.
Fon soruşturmasıyla bağlantılı iddialar arasında üst düzey siyasetçilerin ve eski bir bakanın adının geçmesi, doğal olarak kamuoyunun dikkatini daha da artırmıştır.
Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya hakkında Özata Denizcilik hisselerindeki işlemler üzerinden ciddi iddialar ortaya atılmıştır. Bu iddiaların ardından Kaya, yürüttüğü siyasi görevlerden affını istemiş, talebi kabul edilmiştir.
Fakat burada hukuk devletinin temel kuralını unutmamak gerekir:
İddia, hüküm değildir.
Suçluluğu mahkeme kararıyla kesinleşmemiş hiç kimse peşinen suçlu ilan edilemez.
Ama bunun diğer tarafında da çok önemli bir gerçek vardır:
Siyasetçi olmak, hesap vermekten muaf olmak anlamına gelmez.
Tam tersine…
Devleti yönetmek için milletin oyunu alanların üzerinde, sıradan vatandaştan çok daha ağır bir kamu sorumluluğu vardır.
Çünkü vatandaş size yalnızca oy vermemiştir.
Yetki vermiştir.
Güven vermiştir.
Devlet adına karar verme sorumluluğu vermiştir.
O nedenle siyasetçinin adı ciddi bir finansal soruşturmayla birlikte anıldığında, “Ben siyaseten görevimi bıraktım” demek tek başına yeterli olmayabilir.
Milletin bilmek istediği şudur:
Ne oldu?
Nasıl oldu?
Kim ne yaptı?
Kim ne biliyordu?
Kim ne zaman öğrendi?
Ve en önemlisi:
Bu paralar nereden geldi, nereye gitti?
BU DOSYANIN ÜSTÜ KAPATILMAMALI
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni bir siyasi kavga değildir.
Ne iktidarın muhalefeti suçlaması…
Ne muhalefetin iktidarı suçlaması…
Ne de herkesin kendi siyasi tarafına göre farklı bir adalet anlayışı geliştirmesidir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey şeffaf bir soruşturmadır.
Kim varsa…
Hangi partiden olursa olsun…
Hangi makamda bulunmuş olursa olsun…
Hangi şirketin arkasında olursa olsun…
Dosyada adı geçiyorsa incelenmelidir.
İktidara yakınsa da incelenmelidir.
Muhalefete yakınsa da incelenmelidir.
Bakan olmuşsa da incelenmelidir.
Milletvekili olmuşsa da incelenmelidir.
İş insanı olmuşsa da incelenmelidir.
Çünkü hukuk kişiye göre değişirse, hukuk olmaktan çıkar.
VATANDAŞIN PARASI, BİRİLERİN ZENGİNLİK ARACI OLAMAZ
Türkiye’de milyonlarca insan geçim sıkıntısı içinde.
Emekli aylığını ay sonuna yetiştirmeye çalışıyor.
Asgari ücretli kira, elektrik, doğalgaz ve mutfak masrafını hesaplıyor.
Bir başka vatandaş yıllarca biriktirdiği parasını enflasyona karşı korumak için borsaya yöneliyor.
Ve sonra…
Bir sabah karşısına milyarlarca liralık bir finansal kriz çıkıyor.
İşte insanın canını yakan nokta tam burasıdır.
Vatandaş parasını kaybetmekten korkarken, bazı insanların bu sistem içerisinde servetlerine servet katıp katmadığı tartışılıyorsa, artık yalnızca finans piyasasını değil, adalet duygusunu da konuşmak zorundayız.
Bu nedenle soruşturmanın ucu nereye gidiyorsa oraya kadar gidilmelidir.
Hiçbir siyasi kimlik soruşturmanın önünde kalkan olmamalıdır.
Hiçbir ekonomik güç adaletin üzerinde olmamalıdır.
Hiçbir makam sahibinin telefonu savcının dosyasından daha güçlü olmamalıdır.
Türkiye’nin artık bir konuda karar vermesi gerekiyor:
Devlet mi güçlü olacak, yoksa devletin içine sızan ilişkiler ağı mı?
Millet sandıkta yöneticilerini seçer.
Ama seçtiği yöneticilerden yalnızca hizmet beklemez.
Ahlak, şeffaflık ve hesap verebilirlik de bekler.
Çünkü devlet yönetmek, devletin imkânlarından yararlanmak değildir.
Devlet yönetmek, milletin emanetini taşımaktır.
O emanetin adı bazen bir oy pusulasıdır.
Bazen bir emeklinin üç kuruş birikimidir.
Bazen bir işçinin yıllarca biriktirdiği paradır.
Bazen de çocuğunun geleceği için kenara koyduğu birkaç yüz bin liradır.
İşte o nedenle bu dosyada mesele yalnızca kaç milyar doların konuşulduğu değildir.
Asıl mesele şudur:
MİLLETİN DEVLETE OLAN GÜVENİ KAÇ MİLYAR DOLAR EDER?
Eğer bu soruşturma gerçekten sonuna kadar götürülür, siyasi kimliğine bakılmadan herkes hesap verir ve gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarılırsa, Türkiye yalnızca bir finans krizini değil, çok daha büyük bir güven krizini de aşma fırsatı yakalar.
Ama dosyanın ucu güçlü birine dokunduğu anda kapatılırsa…
O zaman kaybedilen yalnızca para olmaz.
Milletin devlete olan inancı da kaybedilir.
İlyas Erbay
