İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 24 Eylül’de BM Genel Kurulu’nda Türkiye’yi ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan sözleriyle yine tartışmanın merkezine oturdu.
Erdoğan’a “tiran” dedi.
Tiran; Eski Yunan’da siyasal gücü zorla ele geçiren ve kötüye kullanan kimse anlamına geliyor. Sıfat olarak ise acımasız, gaddar veya despot demektir.
Netanyahu,Türkiye’yi Hamas’la ilişkiler, Suriye, Kıbrıs ve Yunanistan üzerinden suçladı.
Üstelik bütün bunları dünyanın en büyük uluslararası diplomasi kürsülerinden birinde yaptı.
Şimdi Netanyahu’ya sormak gerekiyor:
Sen Türkiye’yi kimin adına tehdit ediyorsun?
Türkiye senin hedef tahtan değildir Netanyahu!
Türkiye, bir devlet başkanının öfkesine göre yön değiştirecek bir ülke değildir.
Türkiye’nin tarihini de diplomasi geleneğini de bölgedeki ağırlığını da birkaç cümleyle küçültemezsin.
Türkiye’ye kızabilirsin.
Erdoğan’ın politikalarını eleştirebilirsin.
Türkiye’nin Filistin politikasına karşı çıkabilirsin.
Bunların hepsi siyasi tartışmanın konusudur.
Ama Türkiye’yi hedef göstermek başka bir şeydir.
Çünkü Türkiye, Ortadoğu’nun herhangi bir ülkesi değildir.
Asıl sorulması gereken soru şudur:
Netanyahu neden Türkiye’ye bu kadar öfkeli?
Çünkü Ankara, Gazze’de yaşananları dünyanın gündemine taşımaktan vazgeçmiyor.
Türkiye, Filistin meselesinde İsrail hükümetinin politikalarını açık biçimde eleştiriyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan da BM Genel Kurulu’nda Gazze’deki insani krizi gündeme getirdi ve BM sisteminin işleyişine yönelik eleştirilerini dile getirdi.
Netanyahu ise Türkiye’nin bu tavrını “düşmanlık” olarak çerçeveliyor.
İşte tam burada ayrışıyoruz.
Bir ülkenin savaş politikalarını eleştirmek, o ülkenin halkına düşman olmak değildir.
İsrail hükümetinin politikaları ile Yahudileri birbirinden ayırmak gerektiği gibi, Türkiye hükümetinin politikaları ile Türk halkını da birbirinden ayırmak gerekir.
Bu ayrım yapılmadığında diplomasi yerini düşmanlaştırmaya bırakır.
Netanyahu’nun sözlerinin bir başka boyutu daha var.
Konuşması sırasında çok sayıda ülke delegasyonunun salonu terk ettiğini gördük. Netanyahu kendisini protesto eden delegelere ağır ifadelerle karşılık verdi.
Burada görüntü oldukça anlamlı:
Kürsüde sert sözler… Salonda boşalan koltuklar…
Diplomasinin fotoğrafı bundan daha çarpıcı olabilir mi?
Türkiye’nin de aralarında bulunduğu çok sayıda Müslüman ülke Netanyahu konuşmaya başladığında salonu terk ederken, Azerbaycan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn temsilcileri salonda kaldı.
Bunu da ayrıca not etmekte yarar var.
Bir devlet adamının gücü, ne kadar yüksek sesle bağırdığıyla ölçülmez.
Söylediklerinin ne kadar ciddiye alındığıyla ölçülür.
Netanyahu Türkiye’yi susturabileceğini düşünüyorsa büyük bir yanılgı içindedir.
Türkiye’nin İsrail’e yönelik eleştirileri Netanyahu’nun hoşuna gitmeyebilir.
Ama hoşuna gitmemesi, bu eleştirilerin ortadan kalkacağı anlamına gelmez.
Ankara’nın Filistin konusunda söylediği sözleri Netanyahu’nun hakaretleri değiştiremez.
Gazze’deki görüntüler değişmez.
Yıkılan şehirler değişmez.
Dünyanın gözü önünde yaşanan insani dram ortadan kalkmaz.
Ve bir siyasi liderin başka bir lidere “tiran” demesi, bütün bu tartışmaların üzerini örtemez.
Netanyahu’ya açıkça söyleyelim:
Türkiye’yi tehdit diliyle susturamazsın.
Türkiye’nin tarihini yeniden yazamazsın.
Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarını birkaç cümleyle ortadan kaldıramazsın
Ve Türkiye’nin Filistin konusundaki tavrını da senin öfken belirleyemez.
Türkiye’nin ne söyleyeceğine sen karar vermezsin.
Türkiye’nin nerede duracağına da sen karar vermezsin.
İşin en önemli tarafı şu:
Netanyahu’nun Türkiye’yi hedef alması, Türkiye’nin İsrail politikaları konusunda neden bu kadar yüksek sesle konuştuğunu da gösteriyor.
Çünkü Türkiye’nin sözleri artık yalnızca Ankara’da duyulmuyor.
BM kürsüsünde duyuluyor.
Washington’da duyuluyor.
Avrupa’da duyuluyor.
İslam dünyasında duyuluyor.
Ve Gazze’de yaşananların dünya kamuoyunda tartışılmasında Türkiye’nin diplomatik söylemi önemli bir yer tutuyor.
İşte Netanyahu’nun rahatsız olduğu nokta da tamda burası
—
Fakat Netanyahu bir şeyi birbirine karıştırmasın:
Türkiye ile kavga etmek başka, Türkiye’yi korkutmak bambaşka.
Türkiye’nin eleştirilecek yönleri olabilir.
Türkiye’nin yanlışları olabilir.
Türkiye’nin politikaları tartışılabilir.
Ama Türkiye’yi küçümsemek?
İşte orada duracaksın!
Çünkü karşında sadece bugünün Türkiye’si yok.
Tarihiyle, milletiyle, devlet geleneğiyle ve bölgesel ağırlığıyla Türkiye var.
Ve şimdi gelelim meselenin özüne…
Netanyahu, BM kürsüsünde Türkiye’yi hedef alırken belki de Türkiye’ye cevap verdiğini düşündü.
Oysa asıl cevap verilmesi gereken yer başka:
Tarih.
Çünkü tarih, kürsülerdeki bağırışları değil, devletlerin attığı adımları kaydeder.
Bugün söylenen sözler unutulur.
Ama Gazze’nin yıkıntıları unutulmaz.
Çocukların görüntüleri unutulmaz.
Dünyanın gözü önünde yaşanan acılar unutulmaz.
Ve hiçbir lider, kendisine yöneltilen eleştirileri bastırmak için başka ülkeleri hedef göstererek tarihin hafızasını silemez.
Netanyahu’ya son sözümüz de budur:
Türkiye senin düşmanın olmak zorunda değil.
Ama Türkiye’yi düşman ilan ederek kendi politikalarının üzerindeki tartışmayı da kapatamazsın.
Türkiye’ye hakaret ederek Gazze’deki gerçeği değiştiremezsin.
Türkiye’yi hedef göstererek uluslararası hukuk tartışmalarını susturamazsın.
Türkiye’yi tehdit ederek Ankara’nın sesini kesemezsin.
Çünkü…
Türkiye, senin konuşma metnindeki birkaç satırdan ibaret değildir.
Ve unutma Netanyahu:
Devletler kürsülerde doğmaz, kürsülerde yok olmaz.
Türkiye dün vardı.
Bugün var.
Yarın da olacak.
Ama tarih, bugün kimin ne söylediğinden çok, kimin insanlığın yanında durduğunu yazacaktır.
Ve o tarih yazıldığında…
Kürsüde söylenen sözler değil, Gazze’nin çocuklarının hesabı sorulacaktır.
İlyas Erbay

