Reklam
Reklam
58
Yapay Zeka
Yazıyı sesli dinle
0

MAKAMINI SERVET KAPISI OLARAK GÖREN AHLAKSIZLAR !

Ülkede son yaşananlar bir kez daha gösterdi ki, bu millete; hırsızlardan, uğursuzlardan, şerefsizlerden, ahlaksızlardan, fırsatçılardan, Allah ile aldatan din tüccarlarından, kul hakkı yiyenlerden, israf ve şatafatta sınır tanımayan menfaat siyasetçilerinden kurtulmadan huzur ve refah yok!

Ne yazık ki, ahlak ülkenin en büyük sorunu haline geldi. Ahlaklı bireylerden oluşan bir toplumu yeniden inşa etmek dünyanın en zor işidir.
Ahlak, titizlikle koruması gereken en büyük değerlerden biridir.
Bir millet parasını kaybederse fakirleşir.
Toprağını kaybederse küçülür.
Ama ahlakını kaybederse, kendisini kaybetmeye başlar.

ÜLKE GÜNDEM SARSAN OLAYLARLA ÇALKALANIYOR !

Bir tarafta milyonlarca insan geçim derdinde…
Emekli ay sonunu getirmeye çalışıyor.
Asgari ücretli mutfak masrafını hesaplıyor.
Gençler iş bulabilmek için yıllarını harcıyor.
Dar gelirli pazarda filesini dolduramıyor.
Diğer tarafta ise milyonların, hatta milyarların konuşulduğu dosyalar, şaibeler, iddialar, lüks ve israf tartışmaları gündemden düşmüyor.
Ve insanın ister istemez aklına şu soru geliyor:
Biz nasıl bu hale geldik?

Ülkenin asıl sorunu yalnızca ekonomi değildir.
Asıl sorun, adalet duygusunun yara almasıdır.
Çünkü bir ülkede vatandaş, “Ben alın terimle çalışıyorum ama başkaları torpille, bağlantıyla, nüfuzla veya kamu imkânlarıyla zenginleşiyor” diye düşünmeye başlarsa, orada yalnızca ekonomik değil, ciddi bir ahlaki ve toplumsal kriz de ortaya çıkar.
İnsanların devlete, siyasete ve birbirine olan güveni sarsılır.
En tehlikelisi de budur.
Çünkü güvenin olmadığı yerde huzur olmaz.
Adalet duygusunun olmadığı yerde toplumsal barış zayıflar.
Liyakatın yerini sadakat aldığında devletin kurumları yıpranır.

Peki bütün bunların sorumlusu kim?
İşte burada Türkiye’nin yıllardır çözemediği büyük bir problem karşımıza çıkıyor:
Herkes başkasını suçluyor ama hiç kimse aynaya bakmak istemiyor.
“Tencere dibin kara…”
“Seninki benden kara…”
Siyasetçi rakibini suçluyor.
Rakibi onu suçluyor.
Birileri geçmişi gösteriyor.
Birileri bugünü…
Birileri “Asıl yolsuzluk şurada” diyor.
Diğeri “Sizin döneminizde daha fazlası oldu” diye cevap veriyor.
Ve sonunda ne oluyor?
Millet yine ortada kalıyor.
Çünkü mesele kimin daha çok suçlu olduğu değildir.
Mesele, yanlışın kim tarafından yapıldığına bakılmaksızın yanlış karşısında aynı ahlaki tavrın gösterilip gösterilmediğidir.
Bir ülkede hırsızlık yapanın siyasi kimliği sorgulanıyorsa…
Yolsuzluk yapanın hangi partiye yakın olduğu tartışılıyorsa…
Kul hakkı yiyen, “bizden” olduğu için korunuyorsa…
İsraf, kendi tarafımız yapınca “itibar”, karşı taraf yapınca “rezalet” olarak görülüyorsa…
İşte orada çok daha büyük bir problem vardır.
Çünkü ahlak, parti rozeti taşımaz.
Hukukun da siyasi rengi olmaz.
Kul hakkının iktidarı, muhalefeti yoktur.
Yolsuzluğun sağcısı, solcusu, dindarı, seküleri olmaz.
Hırsızlık, kim yaparsa yapsın hırsızlıktır.
İsraf, kim yaparsa yapsın israftır.
Torpil, kim yaparsa yapsın torpildir.

Bir de din üzerinden toplumun vicdanını sömürenler var.
Allah’ın adını kullanarak insanlardan oy, para, itibar veya ayrıcalık devşirmeye çalışanlar…
Dindarlığı ahlak yerine bir siyasi kimliğe dönüştürenler…
Oysa gerçek dindarlığın en temel ölçülerinden biri kul hakkından korkmaktır.
Vatandaşın hakkını yemekle, yetimin hakkını gözetmemekle, kamu malını kendi malı gibi kullanmakla, gösteriş içinde yaşarken yoksula sabır tavsiye etmekle inanç arasında nasıl bir bağ kurulabilir?

Ahlak yoksa gösterişin dindarlığı, adalet yoksa söylemin vatanseverliği, liyakat yoksa makamın itibarı ne işe yarar?

TÜRKİYE’NİN ARTIK BİR VİJDAN MUHASEBESİNE İHTİYACI VAR!

Kimsenin dokunulmaz olmadığı…
Kimsenin siyasi kimliği nedeniyle korunmadığı…
Kamu kaynaklarının kişisel veya siyasi menfaat için kullanılamadığı…
Liyakatın torpilin önüne geçtiği…
İsrafın “itibar” diye pazarlanamadığı…
Hukukun güçlüye başka, güçsüze başka uygulanmadığı…
Ve en önemlisi, ahlakın siyasetin önüne geçtiği bir düzen gerekiyor.
Bunun gerçekleşmesi kolay mı?
Hayır.
Çünkü sistemden nemalananlar yalnızca siyasetin bir tarafında değil.
Sorun tam da burada.
“Tencere dibin kara, seninki benden kara” anlayışı devam ettiği sürece bu ülke aynı kısır döngünün içinde dönüp duracaktır.
Artık birbirimizin ayıbını saymak yerine kendi ayıbımızla yüzleşmenin zamanı gelmedi mi?
“Onlar da yaptı” cümlesi, hiçbir yanlışı aklamaz.
“Bizimkiler yapmadı” demek de gerçeği değiştirmez.
Bu ülkenin ihtiyacı yeni bir suçlama yarışı değil;
yeni bir ahlak anlayışıdır.
Devlet malına el uzatmaya korkan…
Kul hakkı yemekten çekinen…
Milletin parasını kendi parası gibi koruyan…
Gösterişten utanıp hizmetten gurur duyan…
Makamı servet kapısı değil, millete hizmet emaneti gören…
Ve siyasi kimliği ne olursa olsun haksızlığa karşı çıkabilen bir anlayış…
Çünkü unutmayalım:
Bir ülkeyi yalnızca ekonomik krizler çökertmez.
Ahlaki çöküş, ekonomik krizden çok daha tehlikelidir.
Ekonomi yeniden düzelebilir.
Enflasyon düşebilir.
Üretim artabilir.
Para değer kazanabilir.
Ama insanların birbirine ve adalete olan güveni yok olursa onu yeniden inşa etmek çok daha zordur.
İşte bu nedenle Türkiye’nin bugün yalnızca ekonomik bir kurtuluş programına değil, aynı zamanda bir adalet ve ahlak seferberliğine ihtiyacı vardır.
Ve bunun ilk şartı da çok basittir:
Yanlış kimden gelirse gelsin yanlışa “yanlış” diyebilmek.
Çünkü bu ülkeyi kurtaracak olan şey;
“Seninki benden kara” yarışması değil,
“Yanlış kim yaparsa yapsın, karşısındayım” diyebilen bir toplum vicdanıdır.
Aksi halde tencere de kara olur…
Dibi de…
Ve sonunda kararan yalnızca tencere değil,
ülkenin geleceğine olan umutlarımız olur.

İlyas Erbay

Diğer Yazılar