Bir kapı sertçe kapanıyor. Ardından yükselen bir ses: “Beni rahat bırak!” Ebeveynin zihninde tanıdık bir soru beliriyor: “Benim çocuğuma ne oldu?” Belki de ergenlik döneminde bu soruyu biraz değiştirmemiz gerekiyor: “Çocuğum bana ne anlatmaya çalışıyor?” Çünkü ergenlik, yalnızca boyun uzadığı, sesin değiştiği ya da bedenin dönüşmeye başladığı bir dönem değil. Çocuğun dünyayla, ailesiyle ve en önemlisi kendisiyle kurduğu ilişkinin yeniden şekillendiği bir geçiş dönemi. Bağımsızlaşma isteği artıyor. Akran ilişkileri önem kazanıyor. Okul, sınavlar, sosyal kabul, gelecek kaygısı ve aile beklentileri aynı anda genç insanın dünyasında yer bulabiliyor. Ve bütün bunların arasında bazen en yüksek sesle konuşan duygu oluyor: Öfke. Fakat öfkeyi anlamak, her davranışı kabul etmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, sağlıklı yaklaşım iki şeyi aynı anda yapabilmekten geçiyor: Duyguyu görmek ve davranışa sınır koymak. Bir ergen “Beni anlamıyorsunuz!” diye bağırdığında ebeveynin ilk refleksi kendisini savunmak olabilir. “Biz seni anlamıyor muyuz?” “Senin için neler yapıyoruz!” Sen de bizi hiç anlamıyorsun!” Ve tartışma büyür. Oysa bazen çocuğun söylediği cümlenin altında gerçekten çok basit bir ihtiyaç vardır: “Önce beni dinle.” İşte tam burada ebeveynin sakinliği önem kazanıyor. Ergenin öfkesi yükselmişken ebeveynin de sesini yükseltmesi, çoğu zaman sorunu çözmek yerine çatışmayı büyütüyor. Çünkü öfkenin en yoğun olduğu anda insanın karşısındakini anlaması da kendisini doğru ifade etmesi de zorlaşıyor. Böyle bir anda uzun nasihatler yerine kısa, sakin ve net cümleler daha işlevsel olabilir: “Şu anda çok öfkeli olduğunu görüyorum.” “Öfkelenmene kızmıyorum ama birbirimize hakaret ederek konuşamayız.” “Şimdi biraz ara verelim. Sakinleştiğinde seni dinleyeceğim.” “Seninle kavga etmek istemiyorum, yaşadığımız sorunu çözmek istiyorum.” Bu cümlelerin önemli bir özelliği var: Çocuğun duygusunu reddetmiyor, fakat davranışına sınır koyuyor. Çünkü bir gence “Öfkelenme” demek, ona çoğu zaman yapamayacağı bir görev vermektir. Öfke gelir. Asıl öğrenilmesi gereken, öfke geldiğinde ne yapılacağıdır. Bunu öğretmek ise yalnızca konuşarak olmaz. Çocuğa öfkelendiğinde mola vermeyi, ortamdan kısa süreliğine uzaklaşmayı, derin ve yavaş nefeslerle bedenini sakinleştirmeyi, su içmeyi, duygusunu isimlendirmeyi ve konuşmayı sakinleştiği zamana bırakmayı öğretmek gerekir. “Şu anda çok kızgınım, biraz sakinleşmeye ihtiyacım var.” Bu cümle, bir ergen için bazen bağırmaktan çok daha güçlü bir beceridir. Üstelik bu beceriyi yalnızca ergenden beklemek de doğru değildir. Çocuklar öfke yönetimini büyük ölçüde yetişkinleri gözlemleyerek öğrenir. Ebeveyn: “Ben de şu anda çok öfkeliyim. Sana bağırmadan konuşabilmek için biraz sakinleşeceğim.” dediğinde aslında çocuğuna sessiz ama çok güçlü bir ders vermektedir: Duygularımız olabilir; fakat davranışlarımızdan sorumluyuz. Elbette sınır da burada başlıyor. Ergenin öfkelenmesi anlaşılabilir olabilir. Ancak hakaret etmek, tehdit etmek, fiziksel zarar vermek veya başkasının sınırlarını ihlal etmek “ergenlik” diyerek normalleştirilmemeli. Ebeveynin: “Çok kızgın olduğunu anlıyorum. Ama hakaret ederek konuşmana izin vermeyeceğim.” diyebilmesi gerekir. Bu bir güç savaşı değildir. Bu, sağlıklı sınırdır. Peki ya genç ağlıyor ve “Benimle konuşma” diyorsa?Her duygu o anda konuşulmak zorunda değil. Bazen: “Tamam. Sana biraz alan vereceğim. Hazır olduğunda buradayım.” demek yeterlidir. Çünkü çocuğa alan tanımak, onu yalnız bırakmak değildir. Bazen güvenli bir mesafe bırakıp ulaşılabilir kalabilmektir.Asıl konuşma ise öfke geçtikten sonra yapılmalıdır. O zaman ebeveynin görevi hesap sormak değil, merak etmektir: “Seni en çok ne öfkelendirdi?” “O anda benden neye ihtiyacın vardı?” “Benim yaptığım ve seni daha fazla öfkelendiren bir şey oldu mu?” “Bir dahaki sefere aynı durumda neyi farklı yapabiliriz?” Bu soruların amacı çocuğu haklı çıkarmak değil. Çocuğun kendi duygusunu tanımasına, davranışının sorumluluğunu almasına ve bir sonraki sefer için yeni bir yol geliştirmesine yardımcı olmak. Belki ailelerin en çok ihtiyacı olan şeylerden biri de kriz çıkmadan önce bir “öfke planı” oluşturmaktır. Sakin bir zamanda ailece konuşulabilir: “Öfkelendiğimizde mola verebilir miyiz?” “Mola sırasında birbirimizi takip etmeyecek miyiz?” “Ne kadar sonra yeniden konuşacağız?” “Birbirimize hangi sınırları koruyacağız?” Ve bu kurallar yalnızca çocuk için değil, evdeki yetişkinler için de geçerli olmalı. Çünkü çocuğa “Bağırma” deyip onun yanında sürekli bağıran bir yetişkin, sözleriyle değil davranışıyla öğretir. Bir başka önemli nokta da şu: Her öfkeyi “ergenlik” diyerek geçiştirmek ne kadar yanlışsa, her öfkeyi psikolojik bir sorun olarak görmek de o kadar yanlış. Ancak öfke çok sıklaşıyor, giderek yoğunlaşıyor, kontrol edilmesi zorlaşıyor ve gencin okulunu, arkadaşlıklarını ya da aile ilişkilerini belirgin biçimde etkiliyorsa bu durumun daha yakından değerlendirilmesi gerekir. Çünkü bazen öfke yalnızca öfke değildir. Bazen yoğun stresin, kaygının, kırgınlığın, çaresizliğin ya da yardım ihtiyacının dışarıdan görünen yüzüdür.
Ergenlikte aslında yalnızca çocuklarımız değişmez. Bizim ebeveynlik biçimimiz de değişmek zorundadır. Çocuk küçükken elimizden tutup yürütürüz.
Ergen olduğunda ise bazen yapabileceğimiz en doğru şey, onun yerine yürümek değil, yanında yürümektir.
Onun adına her sorunu çözmek değil, sorunları çözebilme becerisini geliştirmesine eşlik etmektir.
Ve belki de ergenlik döneminde bir ebeveynin çocuğuna verebileceği en güçlü mesaj şudur:
“Duygunu görüyorum. Sana kızgın olduğum için seni reddetmiyorum. Ama sana ve bana zarar veren davranışlara da sınır koyuyorum. Sakinleştiğinde seni dinlemek için burada olacağım.”
Çünkü bazen kapıyı çarpan yalnızca bir ergen değildir.
O kapının ardında büyümeye çalışan bir çocuk vardır.
Ve kapının diğer tarafında, onu yeniden anlamayı öğrenen bir ebeveyn…
Belki de ergenlikte asıl mesele, çocuğun öfkesini susturmak değil; öfkesinin içinden sağlıklı bir iletişim yolu bulabilmektir.
Pedagog & Psikolog Peri Dilbaz
