Karabük Haber Postası Karabük Haber Postası

SİYASET EĞİTİR ve PALAZLANDIRIR

Köşe Yazıları Yayın: 30.07.2023 15:10
SİYASET EĞİTİR ve PALAZLANDIRIR

Kimileri siyaseti hep kötü yanıyla ele alırlar. Siyaseti ve siyasetçiyi kötülemek insanların alışkanlıkları haline gelir. Oysa, bir toplum neyse siyaseti de odur.

Siyasetin elbette eleştirilecek yanları vardır.

Ama bir de işin iyi tarafına bakmak gerekir.

İyi siyasetçi vardır, kötü siyasetçi vardır.

Ancak, siyasetçilerin büyük bölümü yurtseverdir. Aralarından çirkin siyasetçi de çıkabilir.

Yerel bazda ele aldığınızda siyasetin, aynı zamanda insanları eğiten, ehlileştiren bir kurum olduğunu görürsünüz.

Siyaset insana oturup kalkmasını öğretir.  Edep erkan yolunda katkı verir insana.

Şöyle çevrenize bir bakın. Kaba saba, hoyrat, okumayan, incelemeyen, araştırmayan, konuşmasını dahi beceremeyen insanlar siyasetin içine girdiklerinde nasıl şekil değiştiriyor görürsünüz.

Taşrada ideali uğruna siyasete bulaşanların yanında, çıkar için siyasete ilgi duyanları da görmek olanaklıdır.

Ülküsü uğruna siyaset yapan insanlar; beldelerinin kalkınması için sorarlar, sorgularlar ve talepte bulunurlar.

Çıkar için siyaset yapanlar ise sağlıklı bir düşünce sistemleri olmadığı için hep kazanacak ata oynarlar ve sonuçta da bu siyasetin bedeli olarak bir şeyler kazanmayı amaçlarlar.

Bu özellikteki siyasetçi küçük yerlerde çapına göre, büyük merkezlerde ise daha farklı çıkar kaynaklarına sahip olurlar.

Örneklemek gerekirse, küçük bir beldede ticaretle uğraşıp siyasete girmiş kişi; önce kendi ticaretini geliştirmenin yollarını arar. Hep kendisi kazanmak ister. Kendisi kazansın, başkaları önemli değildir onun için. Siyasete bulaşmadan önce ticaretinde ancak geçinebilen insanlar, girdikleri siyasi düşünce bir de yerelde ve genelde iktidar olmuş ise kısa sürede palazlanırlar. Yoksulluk çemberini aşıp, varsıllık çizgisine gelirler.

Daha önceleri evlerine zor ekmek getiren bu tipler zaman içerisinde araba, ev ve para sahibi olurlar.

Elbette bunlar, durup dururken olmaz.

Kapitalist sistemlerde, kamu kullanılarak yapılır bu işler. O beldede, hangi kamu kurumu varsa, iktidar partisinin başındaki insanın ticaretini geliştirmek zorundadır. Diyelim ki, iktidar partisinin yöneticileri arasında, sanayi çarşısında tamirhanesi ve yedek parça dükkânı bulunan kişi, kamuyu kendisine iş vermek zorunda görür. Yani, kendisini devletle özdeşleştirir. Bu bir yerde, insanların ötekileştirilmesidir. Bizden olana ekmek bulmak zorunlu iken, bizden olmayana kıl koklatılmaz. Bu yazıyı okuyanlar, kendi beldelerindeki durumu bir gözden geçirsinler. Eğer, beldenizdeki kamu kurumları, nerelerden alışveriş yapıyorlar, araçlarını nerede tamir ettiriyorlar araştırırsanız, yukarıda dediklerimizin aynen yaşandığını görürsünüz.

Zaten kapitalizmin özelliğidir bu. Kamu gücüyle insanlar varlıklı hale getirilir. Bunun kabaca tanımı bize göre hırsızlıktır. Elli lira değeri olan bir ürünü siz iktidar partisinin yerel yöneticisine şirin gözükmek ve tayin korkusuyla onu güçlendirmek amacıyla 100 liraya alırsanız, hırsızlığa çanak tutuyorsunuz demektir. Elbette, 50 liralık parçayı 100 liraya satan da hırsızlık yapıyordur.

Bakın çevrenize. Bunlar oluyor mu olmuyor mu?

Yerelde böyle yürüyen işler, daha merkezlere gittikçe çap büyütür ve büyük soygunlar devreye girer.

Beldenizde, ilinizde ve Türkiye’de durumu bir gözlemleyin,

Dün çay içecek parası olmayanlar, dün çocuklarını ABD’lerde iş adamlarının burslarıyla okutanlar bugün etrafı çevrili villalarda oturuyor, hesaplarını her geçen gün şişiriyorlarsa, bunun adı soygundur.

Evet, ne yazık ki, Türkiye bir soygun çemberinin içindedir.

İşsiz sayısı 16 milyona ulaşmışken, emekli zor geçiniyorken, işçi ve memur halen verginin aslan payını veriyorken, namuslu iş adamı vergi yükü altında eziliyorken, havadan para kazananlar artıyorsa, ülke uçuruma gidiyor demektir.

Bunlar çirkin siyasetçinin özellikleridir.

Siyasetçinin yerelde ve genelde iyileri de vardır.

Onlar haksızlıkları, sorunları dile getirirler. Belki paraları yoktur ama, düşünceleri vardır. İçlerinde insan sevgisini taşırlar. Elbette, yurtseverlerdir.

Siyasetçinin kimileri ülkenin kötüye gidişinin hızlanmasında etkendir. Ancak, çirkin siyasetçi bunun belirleyicisidir. İyi unsurlar, iyi insanlar, yurtseverler siyasetten uzak kaldıkları sürece bu böyle gider. Ülkenin gidişatını siyaset bu hale getirmiştir. Ama, düzeltecek de siyasettir. O zaman iyi unsurların devreye girmesi gerekmektedir.

Siyasete bulaşanların farkında olmadan bir eğitim süreci içinde olduklarını da yaşayarak görürüz.

Siyasete girmeden önce giyinmesini bilmeyenlerin zaman içerisinde, modayı izler hale geldikleri görülür.

Çünkü, gittikleri toplantılarda şık ve güzel giyinmiş insanları gördükçe onlara özenirler. Ekonomik sorunlarını aşmış oldukları için pahalı mağazalardan giyinme alışkınlığını elde ederler. İlk başlarda giydikleri elbiseler, sürdükleri kokular onlara yakışmasa bile zaman içerisinde, yakıştırmasını da bilirler.

Bu tür siyasetçilere günümüzün zübükleri de diyebiliriz.  Zübükzadeler,  insanların zaaflarından yararlanarak palazlanmayı, içinden çıktıkları toplumdaki insanlara güç gösterisi yapmayı severler. Zaman içerisinde de güce taparlar. Bunlar bir de okumayı, yazmayı öğrenebilseler, memleket bir şeyler de kazanmış olur.

 

Görüş Bildir

Gönderdiğiniz yorum moderasyon ekibi tarafından incelendikten sonra yayınlanacaktır.

VURDUK EN DİBE, SÖYLE ŞİMDİ NEREYE?

Manşet Yayın: 26.05.2024 14:00
VURDUK EN DİBE, SÖYLE ŞİMDİ NEREYE?

Ekonomi bir bilim dalıdır. Ekonominin değişmez gerçekleri vardır.
Mesela;
▪︎ Faizlerin artırılması ile piyasada talep azalır. Bu sayede harcama eğilimi de azalmaya başlar.

▪︎ Faiz ile enflasyon arasında ters yönlü bir ilişki vardır. Faiz düşerse enflasyon artar yani enflasyon artarsa düşürmek için faizi artırmak gerekir.

▪︎ 2002 yılından bu yana, TL’ nin değerlenmesinin arkasında “yüksek faiz düşük kur” sarmalı yatmaktadır. Türkiye’de, ülke riskinin yüksek olması, kaynaklarından daha fazlasını kullanması nedeniyle faizler dünya standartlarının çok üzerinde. Bu durumda da iş dünyası ve yatırımcılar kredi kullanamıyor. Kısır döngü de işte burada başlıyor.

Ekonomi; “bir insan topluluğunun ya da bir ülkenin, yaşayabilmek için üretme, üretileni bölüşme biçimlerinin ve bu eylemlerden doğan ilişkilerinin tümü” şeklinde tanımlanıyor.
Yaşayabilmek için üretme ve bölüşme ! Görüldüğü gibi ekonominin temelinde üretim var. Ayrıca, ülkenin varlığını sürdürebilmesi için üretilenin adaletle ve hakkaniyetle bölüşülmesi gerekiyor.
Peki, günümüz Türkiyesinde yeteri kadar üretiyor muyuz?
Ürettiğimizi hakça bölüşüyor muyuz? Başka bir deyişle, gelir dağılımında adaleti sağlayabilmiş miyiz?
Bu sorulara evet diyebilir misiniz?

Ekonomimizin en istikrarlı yılları 1923 den1950 ye kadar olan dönemdir. Türk Lirasının da dünya ekonomisinde en değerli olduğu 27 yıl bu döneme denk geliyor.
Bu döneme baktığımızda, devlet destekli, üretime dayalı müthiş bir kalkınma hamlesi görüyoruz.
Bu ivme Atatürk’ün vefatından sonraki 12 yıl daha devam etti.

1950 den 1990 a kadar olan dönemde;
▪︎50 li yıllarda ABD ile yapılan ve elimizi kolumuzu bağlayan anlaşmalar, tarımımıza, eğitim sistemimize müdahaleler. Antikominist hedefleri olan Marshall yardımları.
▪︎ 1974 Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle maruz kaldığımız ağır ambargolar.
▪︎ 1980 askeri müdahalesi ve cunta yönetimi dönemi.
Bu 40 yıl da böyle heba oldu.

Sonrasında, 1990 – 2002 yıllarında yaşanan ekonomik bunalımların temel sebebi ise, siyasi istikrarsızlık, dolayısıyla orta ve uzun vadeli ekonomi politikasına sahip olamama durumudur. Bu dönemde Türkiye’de 6 farklı başbakan tarafından 11 farklı hükûmet kuruldu ve bu hükûmetlerin ortalama ömürleri 1 yıl civarında gerçekleşti.

Ülkenin enerjisini ve kaynaklarını terörle mücadeleye harcamasını da unutmayalım.
1984 yılından buyana terörle mücadele ediyoruz.

2002 den sonra tek parti iktidarı ile bir siyasi istikrar sağlandı. Terörle mücadelede de başarı sağlandı diyebiliriz. Peki buna rağmen neden ekonomik istikrar sağlanamadı? Bu sorunun o kadar çok yanıtı var ki, hangi birini yazayım.

Uzun vadeli ve kalıcı çözümler üretmek yerine;
▪︎ Faizlerle oynayarak,
▪︎ Yüzyılın buluşu diye kur korumalı mevduat ismi altında ucube sistemlerden medet umarak,
▪︎ Vergileri artırarak, yeni vergiler icat ederek
▪︎ Karşılıksız para basarak bu sarmaldan çıkmamız mümkün değil.

Haberlere bakıyorum. Enflasyonda tek haneye düşecek mişiz. İhracatta tarihi rekorlar kırmışız!
Neye göre rekor? İhracatımız ithalatımızın önüne mi geçti? Cari fazla mı vermeye başladık?
İhracat rakamlarını verirken neden ithalat rakamlarını da vermiyorsunuz?
Ekonomide çuvallıyoruz ama algı yönetiminde maşallahımız var.

Gerçek şu ki, yeteri kadar üretmiyoruz ve üretmediğimiz için yoksullaşıyoruz. Bu gerçekleri görüp, topyekün bir üretim seferberliğini çoktan başlatmalıydık.

Athenanın o meşhur şarkısı geliyor aklıma;
Vurduk en dibe
Söyle şimdi nereye?
Yol almalısın
Ufak ufak yerine
Sıyrıl da gel buraya
Sıyrıl da gel buraya
Dön baba
Dön baba dönelim
Dön baba
Dön baba dönelim…