Karabük’te bugün sokakta kime dokunsanız, aynı cümle dökülüyor dudaklardan:
“Biz ne ara bu kadar yorulduk?”
Sabah dükkanını açan esnafın yüzünde yorgunluk var.
Okula yürüyen çocuğun omuzlarında, yaşından büyük bir ağırlık…
Eve yetişmeye çalışan vatandaşın adımlarında ise bitmeyen bir telaş.
Şehir büyüyor, ama insan daralıyor.
Yollar genişliyor, nefesimiz daralıyor.
Binalar yükseliyor, umutlar alçalıyor.
Karabük bir süredir gürültülü ama sessiz bir şehir…
Kazılan yollar, kalkan tozlar, hiç durmayan makineler var.
Ama bütün bu gürültünün içinde, insan sessizce yoruluyor.
Ne belediye projeleri ne de devlet yatırımları, vatandaşın içindeki bu sıkışmışlığı duymuyor.
Aslında mesele asfalt değil…
Kaldırım hiç değil…
Mesele insan.
Bazen yanmayan tek bir sokak lambası, koskoca bir mahalleyi karanlığa gömer.
İnsanın içindeki ışık sönmüşse, şehrin en büyük projesi bile ona bir şey ifade etmez.
Karabük’ün en büyük problemi altyapı değil.
Üstyapı değil.
Trafik hiç değil.
Karabük’ün en büyük problemi, insanın kendini görünmez hissetmesi.
Gelin dürüst olalım…
Biz bu şehirde birbirimizi dinlemeyi bıraktık.
Sorunları konuşuyoruz ama çözüm üretmiyoruz.
Eleştiriyoruz ama harekete geçmiyoruz.
Ve her geçen gün biraz daha köşeye sıkışıyoruz.
Ama bu şehir, umudu tükenen bir şehir değil.
Karabük;
küllerinden doğmayı bilen bir şehir.
Demir Çelik’in şehri…
Dayanıklılığın, yükü sırtlanıp yine de dimdik duranların şehri…
Bugün ihtiyacımız olan şey çok basit ama çok kıymetli:
Birbirimizi yeniden duymak.
Birbirimizi yeniden görmek.
Birinin canı yandığında, “bana ne” dememek…
Bu yazıyı okuyan herkese sesleniyorum:
Bugün birinin derdini dinleyin.
Bir esnafa “Kolay gelsin” deyin.
Bir çocuğa gülümseyin.
Bir yaşlıya yol verin.
Birbirimize yeniden temas edelim.
Çünkü biz birbirimize iyi gelirsek, Karabük de iyi olacak.
Şehir biziz.
Biz nefes alırsak, Karabük de nefes alır.
