Güzel…
Olması gereken de budur.
Ama insan sormadan edemiyor:
Neden şimdi?
Neden sadece bu olay?
Sessizlik de bir tercihtir.
Ve çoğu zaman o sessizlik, en az söz kadar değeri vardır…
Bu şehirde bugüne kadar kınanması gereken kaç olay yaşandı?
Kaçında aynı hız, aynı hassasiyet, aynı kararlılık gösterildi?
Ne bir sağduyu çağrısı…
Ne bir açıklama…
Ne de bir duruş…
Cevap ortada.
Çoğunda susuldu.
Çoğunda görmezden gelindi.
Ama iş belirli bir noktaya gelince, birden hassasiyetler kabarıyor.
İşte sorun tam olarak burada başlıyor:
Seçici hassasiyet, adalet değildir.
Biz bu şehirde çok şey gördük.
Menfaat uğruna değerlerin nasıl eğilip büküldüğünü…
Menfaatler uğruna insanları hedef tahtasına koyanları…
Dün yerden yere vurduklarıyla bugün kol kola gezenleri ve aynı masada oturanları…
Daha da ötesi…
Birilerini yerden yere vuran haberler yapılıp, ardından o haberlerin sessiz sedasız ortadan kaldırıldığını gördük.
Ve daha o haberlerin etkisi geçmeden, aynı platformlarda yayınlanan reklamları…
Bu tabloya ne denir?
Bu gazetecilik mi?
Yoksa fırsatçılık mı?
Gazetecilik; güçlünün yanında saf tutmak değil, doğruyu söyleme cesareti göstermektir.
Bu benim sözüm değil elbette, gazetecilik mesleğinde tabiri caizse kaşarlanmışlar diyor…
Eleştiri yapmak haktır.
Ama hakaret etmek, itibarsızlaştırmak ve sonra geri adım atmak; ne etikle açıklanır ne de meslek onuruyla.
Bir de madalyonun arka yüzüne bakalım…
Bu şehirde bir üniversite var.
Ve o üniversitenin başında, beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, devletin en üst makamı tarafından görevlendirilmiş bir isim bulunuyor.
Attığı imzanın, aldığı maaşın ve dahası ailesinin içine kadar girmeyi kendilerine marifet sayan bir zihniyetin olduğu bir şehirde yaşıyoruz.
Bu şehri geneleve benzeten bir zihniyetin karşısında alkış tutulduğu bir kentte yaşıyoruz.
Daha vahimi ise, bu dili besleyen, alkışlayan ve normalleştiren bir çevrenin oluşmuş olmasıdır.
Bugün yapılan kınamalar, eğer samimi değilse, sadece günü kurtarmaya yöneliktir.
Gerçek duruş; zor zamanlarda, zor konularda ortaya konur.
Kolay olanı seçmek değil, doğru olanı savunmak meseledir.
Kim ne zaman konuştu, kim ne zaman sustu…
Kim nerede durdu, kim nerede saf değiştirdi…
Ya dernekler; onlar neden sessiz.
Neden bir açıklama yapılmaz..!
Yazının başında da söylediğimiz gibi; kınamalar neden seçici oluyor..?
Ve günün sonunda geriye tek bir soru kalıyor:
Biz gerçekten ilkeli bir duruş mu sergiliyoruz…
Yoksa sadece rüzgârın yönüne göre mi hareket ediyoruz?

