BU ÜLKE BÖYLE GİDEMEZ !
Türkiye'de yaşanan ekonomik sıkıntılar, fon tartışmaları ve ahlaki yozlaşma, toplumda derin bir güven ve değerler krizine yol açıyor. Sistemdeki çürümeyi ve adalet duygusunun zayıflamasını ele alan yazar, dürüstlüğün ödüllendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Ahlaksızlığın bu kadarı tesadüf değil!
Bir ülkede para uğruna güven, makam uğruna onur, çıkar uğruna vicdan feda ediliyorsa sorun birkaç kişinin ahlakıyla sınırlı değildir!
Türkiye'de yaşananlara bakıyorum da insan sormadan edemiyor;
Biz ne zaman bu hâle geldik?
Milyonlarca insan geçim derdiyle boğuşurken, emekli ay sonunu getiremezken, gençler geleceğini başka ülkelerde ararken; bir tarafta milyonların güvenini sarsan fon tartışmaları, diğer tarafta siyasetçilerin özel hayatları üzerinden yürüyen ahlak tartışmaları…
Bir yanda insanların alın teriyle biriktirdiği paraya ilişkin ağır iddialar, diğer yanda toplumun önünde ahlak ve erdem dersi verenlerin kendi davranışlarıyla gündeme gelmesi!
Elbette herkes hakkında hükmü yargı verir. İddia başka, kanıtlanmış suç başkadır. Ancak bütün bu tartışmaların ortaya çıkardığı ortak bir gerçek var.
Türkiye yalnızca ekonomik bir darboğazdan geçmiyor. Aynı zamanda ciddi bir güven ve değerler sınavı veriyor.
Peki, neden?
Bir toplumda zenginlik, nasıl elde edildiğine bakılmaksızın başarı sayılıyorsa; makam sahibi olmak, nasıl davranıldığına bakılmaksızın itibar getiriyorsa; güçlü olmak, hesap vermemekle eş anlamlı hâle geliyorsa orada ahlaki çürümenin tohumları çoktan ekilmiş demektir.
Sorun yalnızca birilerinin çok para kazanması değildir.
Sorun, paranın hangi yoldan kazanıldığının önemini kaybetmesidir.
Sorun yalnızca birilerinin makam sahibi olması değildir.
Sorun, o makamın kamu yararı için mi, kişisel çıkar için mi kullanıldığının sorgulanmamasıdır.
Bir ülkede dürüst insan kaybediyor, kurnaz insan kazanıyorsa; emeğiyle yükselen değil, ilişkileriyle yol alan öne çıkıyorsa; haklı olmak değil, güçlü olmak işe yarıyorsa insanlara hangi ahlaki ölçüyü göstereceksiniz?
Sonra da dönüp topluma ahlaklı olmayı mı öğreteceksiniz?
Önce sistemin kendisi dürüstlüğü ödüllendirmeli!
Bir fon üzerinden ortaya atılan dolandırıcılık ve güveni kötüye kullanma iddiaları, yalnızca paranın nereye gittiği sorusundan ibaret değildir.
Burada daha büyük bir mesele var: İnsanların birbirine duyduğu güven!
İnsanlar birikimlerini emanet ederken yalnızca kazanç beklentisiyle hareket etmez. Karşısındakinin sözüne, itibarına, ilişkilerine ve verdiği güvencelere de inanır.
İşte bu güven sarsıldığında kaybedilen yalnızca para değildir. İnsanların birbirine inanma duygusu da yara alır.
Eğer ortada suç varsa, sorumlular kim olursa olsun hesap vermelidir. Mağdurların hakları korunmalı, olay bütün yönleriyle aydınlatılmalı, kamuoyunun soruları cevapsız bırakılmamalıdır.
Ne var ki asıl sorgulamamız gereken bir başka konu daha var:
İnsanlar hangi koşullarda kolay kazanç vaatlerine bu kadar güveniyor? Şeffaflık ve denetim neden hayati önem taşıyor? Bir kişinin itibarı, başkalarının birikimlerini teslim etmesi için yeterli güvence sayılabilir mi?
Unutmayalım: Güven, bir günde kazanılmaz ama bir günde yıkılabilir.
Bir toplumda güveni yıkmak kolaylaşıyor, hesap vermek zorlaşıyorsa orada yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir sorun da vardır.
Gelelim siyasetçilere…
Bir siyasetçinin özel hayatı, her durumda kamuoyunun yargısına açık olmak zorunda değildir. İnsanların mahremiyeti vardır ve bu mahremiyet korunmalıdır.
Ancak kamu görevini üstlenenlerin davranışları, savundukları değerlerle açıkça çeliştiğinde, kamu gücünü kişisel çıkarları için kullandıklarına ilişkin somut bulgular ortaya çıktığında ya da kamu kaynaklarıyla bağlantılı bir mesele gündeme geldiğinde hesap verebilirlik tartışması kaçınılmazdır.
Özellikle toplumun karşısına ahlak, aile, dürüstlük ve maneviyat söylemiyle çıkanların kendi davranışları konusunda da aynı ölçüye tabi tutulması gerekir.
Kimseye ayrıcalık tanınamaz!
Bir siyasetçinin özel hayatına ilişkin her iddiayı suç sayamayız. Ancak özel hayatın mahremiyeti de kamu görevindeki olası suistimalleri örtmenin aracı hâline getirilemez.
Asıl mesele budur: Başkalarına uyguladığımız ölçüyü kendimize de uygulayabiliyor muyuz?
Kendi tarafımızdan biri söz konusu olduğunda susuyor, karşı taraftan biri olduğunda öfkeyle ayağa kalkıyorsak ahlaktan değil, taraftarlıktan söz ediyoruz demektir.
Ahlak, yalnızca rakibimizi yargılarken hatırladığımız bir kavram değildir. Asıl değerini, kendi yakınımızı da aynı ölçüyle değerlendirebildiğimizde kazanır.
Bence bu sorunun tek bir cevabı yok.
Ekonomik sıkıntılar, gelir adaletsizliği, denetim eksikliği, cezasızlık algısı, liyakatin zayıflaması, siyasi kutuplaşma ve toplumsal değerlerdeki aşınma birbirini besleyen sorunlar olabilir.
Fakat bunların arasında özellikle üzerinde durmamız gereken bir konu var: Kötü davranışın bedelsiz kaldığı, dürüstlüğün ise karşılıksız bırakıldığı duygusu.
İnsanlar, kurallara uyanların geride kaldığını, kuralları esnetenlerin ise kazandığını düşünmeye başlarsa toplumsal adalet duygusu yara alır.
Haksızlık yapanın yanına kâr kaldığı, güçlü olanın korunabildiği, sıradan vatandaşın ise en küçük hatasında ağır bedeller ödediği düşüncesi yaygınlaşırsa insanların sisteme olan güveni zayıflar.
Bu algının doğru olup olmadığı her olayda somut verilerle araştırılmalıdır. Ancak böyle bir algının varlığı bile başlı başına önemlidir.
Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında gerçekleşen bir işlem değildir. Adalet, toplumun vicdanında da karşılık bulmalıdır.
Bir ülkede hukuk herkese eşit uygulanmıyorsa, kamu yönetiminde şeffaflık yeterince sağlanamıyorsa, sorumluluk makamındaki kişiler eleştiriden muaf tutuluyorsa topluma verilecek ahlak dersi havada kalır.
İnsanlara dürüst olmayı anlatmak yetmez. Dürüstlüğün gerçekten değer gördüğü bir düzen kurmak gerekir.
Bir toplumun en büyük kaybı yalnızca parasını kaybetmesi değildir.
En büyük kayıp, yanlış karşısında duyduğu rahatsızlığı kaybetmesidir.
Eskiden insanlar bir kusur ortaya çıktığında utanır, açıklama yapma ihtiyacı hisseder, toplumun vicdanını dikkate alırdı. Elbette geçmişte her şeyin daha iyi olduğunu iddia etmiyorum. Ancak bugün tartışmamız gereken şey, yanlış davranışların nasıl normalleştirilebildiğidir.
Bir iddia ortaya atılıyor; herkes kendi siyasi tarafına göre hüküm veriyor.
Bir skandal gündeme geliyor; kimi gerçeği öğrenmeye çalışıyor, kimi kendi tarafını kurtarmanın telaşına düşüyor.
Somut kanıtlar yerine aidiyetler konuşuyor. İlke yerine çıkar, vicdan yerine taraftarlık öne çıkıyor.
Böyle bir ortamda hakikatin kendisi bile siyasi kampların arasında sıkışıp kalıyor.
Oysa ahlak, kişiye göre değişen bir ölçü değildir.
Hırsızlık kimin tarafından yapılırsa yapılsın yanlıştır. Yolsuzluk hangi partiden çıkarsa çıksın soruşturulmalıdır. Yalan, söyleyenin siyasi kimliğine göre doğruluğa dönüşmez.
Ahlakı siyasi aidiyete teslim ettiğimiz gün, ahlaksızlığa karşı mücadele etme gücümüzü de kaybederiz.
Türkiye'nin ihtiyacı, birbirinin kusurunu arayan öfkeli kalabalıklar değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı; hesap verebilir siyasetçiler, şeffaf kurumlar, bağımsız ve tarafsız yargı, etkili denetim ve herkese eşit uygulanan kurallardır.
İhtiyacımız, insanlara yalnızca zengin olmayı değil, dürüstçe kazanmayı da öğreten bir anlayıştır.
Gençlere, başarının torpille değil emekle mümkün olduğunu göstermek zorundayız.
Çocuklarımıza, güçlü olmanın başkalarını ezmek değil, gücünü adalet için kullanmak olduğunu anlatmalıyız.
Siyasetçilere de bir gerçeği hatırlatmalıyız: Makamlar geçicidir. Servetler el değiştirebilir. İtibar kaybedilebilir. Fakat toplumun hafızasında bırakılan iz, bütün bunlardan daha uzun ömürlü olabilir.
Hiç kimse eleştiriden muaf değildir. Hiçbir siyasi kimlik hukukun üzerinde değildir. Hiçbir servet, hiçbir makam ve hiçbir yakınlık hesap vermenin önüne geçmemelidir.
Ve en önemlisi…
Bir ülkede ahlaki değerleri yalnızca vatandaşların omuzlarına yükleyemezsiniz. Önce yönetenler örnek olmalı, kurumlar güven vermeli, hukuk adaleti sağlamalıdır.
Çünkü ahlak, kürsülerden verilen nutuklarla değil, hayatın içinde gösterilen davranışlarla ölçülür.
Son sözüm şudur:
Bir ülkede insanlar yoksullaşabilir, ekonomiler daralabilir, krizler yaşanabilir. Bunların hepsi aşılabilir. Ancak dürüstlüğün değersizleştiği, adaletin tartışmalı hâle geldiği ve güvenin tükendiği bir toplumun yeniden ayağa kalkması çok daha zordur.
Bugün kendimize şu soruyu sormak zorundayız:
Biz nasıl bir Türkiye istiyoruz?
Paranın her şeyden üstün tutulduğu, gücün haklılık sayıldığı, çıkarın vicdanı susturduğu bir Türkiye mi?
Yoksa dürüstlüğün kazandığı, adaletin herkese eşit uygulandığı, makam sahiplerinin hesap verdiği bir Türkiye mi?
Tercihimiz, yalnızca bugünün değil, çocuklarımızın geleceğini de belirleyecek.
Çünkü bir ülkeyi yoksulluk kadar, ahlaki değerlerin aşınması da çökertir. Ve hiçbir ülke, kendi vicdanını kaybederek geleceğini kurtaramaz!
İlyas Erbay

Yorumlar
Henüz yorum yok.
İlk yorumu sen yaz, tartışmayı başlat.