Reklam
Reklam
Karabük Postası Avatarı
Karabük Postası tarafından
20 Nisan, 2018 14:00 tarihinde yayınlandı
0

HAK-İŞ Genel Başkanı Arslan KBÜ’de konferans verdi 

Karabük Üniversitesinde düzenlenen “Küreselleşme, Sosyal Sorunlar ve Hak-İş” konulu konferansta Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkanı Mahmut Arslan öğrencilerle buluştu.
15 Temmuz Şehitler Konferans Salonu’nda gerçekleşen etkinliğe Rektör Yardımcıları Prof. Dr. İbrahim Kürtül ve Prof. Dr. Mustafa Yaşar, Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkanı Mahmut Arslan, Hak-İş Genel Sekreteri Dr. Osman Yıldız, Karabük Üniversitesi Genel Sekreteri Lütfü Köm, Çelik-İş Sendikası Şube Başkanı Ulvi Üngören, akademik ve idari personel ile öğrenciler katıldı.
Programın açılışında konuşan Rektör Yardımcısı Prof. Dr. İbrahim Kürtül, küreselleşme konusuna değinerek, “Dün akşam dünyanın diğer ucunda kimler tarafından ne şekilde üretildiğini bilmediğim bir gıdayı bugün sabah yanı başımızdaki bakkalda bulabiliyoruz. Bu müthiş bir küreselleşme örneği, müthiş bir tüketim ağı var. Dünyanın şu anda resmi olarak giydiği tek tip bir kıyafet var. Japonya’dan Amerika Birleşik Devletlerine kadar insanın giydiği kıyafet tek tip. Küreselleşmenin şu anda dünyada en çok zarar verdiği dil İngilizce dilidir. Dünyada konuşulan İngilizce ile İngiltere’deki o klasik İngilizce arasında dağlar kadar fark var. Yani bu küreselleşmeden herkes nasibini alıyor” diye konuştu.
Hak-İş Konfederasyonu Genel Başkanı Mahmut Arslan konuşmasının başında 1976 yılında kurulan Hak-İş Konfederasyonu hakkında bilgi vererek Türkiye’nin en büyük işçi konfederasyonlarından biri olduğunu ve bünyesinde yaklaşık 650 bin işçi üyesi olduğunu söyledi. Sendikalar için demokrasinin çok önemli olduğunu vurgulayan Arslan,“Milli bir konfederasyon olarak kurulan Hak-İş, yerli ve milli, bu toprakların ürünü olan aynı zamanda evrensel ilkeleri kendi ilkeleri kabul eden evrensel bir sendika” dedi.
“Hak-İş, hem 28 Şubat sürecine hem 12 Eylül darbesine karşı demokrasiden yana tavır aldı”
Türk endüstri ilişkiler sistemine farklı bir bakış açısı getirmesi açısından Hak-İş’in özgün bir konfederasyon olduğunu ve kurulduğu tarihten bugüne çeşitli zorluklarla karşılaştığını belirten Arslan, “Konfederasyon daha 4 yaşındayken 12 Eylül darbesiyle muhatap oldu. Çok ağır bir faturaydı. Gerçekten bir neslin heba edildiği 12 Eylül darbesinin en ağır faturalarından birisini Hak-İş ödedi. Bunun sonucunda dört yıl faaliyetimiz durduruldu. Sendikalarımızın faaliyetleri durduruldu, faaliyetlerimiz yasaklandı. 1984 yılından sonra yeniden bir yola koyulduk. Tam belli bir aşamaya Hak-İş’i taşırken 1990 yılların sonunda 28 Şubat süreci ile karşılaştık. O süreçte bizim için çok zor bir süreçti. Sendikal mücadelenin sadece belli alanlara hapsedildiği bir dönemi yaşadık. Bizim gibi sivil, demokratik, evrensel değerlere sahip milli iradenin yanında yer alan kuruluşlara karşı büyük bir operasyon başlatıldı. Hak-İş, hem 28 Şubat sürecine hem 12 Eylül darbesine karşı demokrasiden yana tavır alarak hep duruşunu, istikametini korumaya devam etmiştir” diye konuştu.
Hak-İş’in yenilikçi tutumundan bahseden Arslan, “Küreselleşmenin önümüze koyduklarıyla yüzleşmeli, yeni şeyler üretmeli, yeni şeyler söylemeliyiz” diye konuştu. Arslan konuşmasına şu sözlerle devam etti:
“21. yüzyıla girerken 20. yüzyılda sendikal hareketinde en temel tartışma alanlarından bir tanesi özelleştirmeydi. Küreselleşme, ülkelerin pozisyonları yeniden dizayn etmeyen çalışan bir yapı önümüze koydu. Burada Hak-İş farklı bir yerde durmaya çalıştı. Dedik ki, ‘Biz özelleştirmeye ideolojik olarak cepheden karşı olamayız. Eğer küreselleşme şartları biz bu noktaya getirdiyse bunu görmezden gelemeyiz. Ama biz özelleştirmelere yeni bir yaklaşım getirebiliriz. Mesela ilk özelleştirilen bütün KİT’lerde üretim devam etmeli, istihdam korunmalı ve artarak devam etmeli.’
“Karabük’ün ayağa kalkma öyküsü, Hak-İş’in özelleştirme konusunda ki ezberleri yıkmasıyla yeniden ortaya çıkmıştır”
Arslan, Türkiye’de doksanlı yıllarda özelleştirme tartışmaları büyük bir hızla devam ederken Hak-İş’in buna yönelik çözümler ortaya koyduğunu aktararak konuşmasını şu sözlerle sürdürdü;
“Doksanlı yıllarda Kardemir’in özelleştirmesi değil kapatılması kararı verilmişti. O karara karşı Hak-İş olarak ‘Bu fabrikayı kapatmayın, bu fabrikayı Karabük sanayicileri, esnafı, Kardemir’de çalışanlar ve Karabük’ün belli çevreleriyle birlikte biz işletelim dedik.’ Sendika nasıl bir iş veren olur diye kıyamet koptu. Halbuki sendika burada herhangi bir şekilde mal sahibi veya fabrikanın ortağı olmuyor işçiler ortağı oluyordu. Kardemir’de çalışan arkadaşlarımızın hissesinin yer aldığı bir modeli kapatılmış bir fabrikayı biz yeniden ayağa kaldırarak ortaya koyduk. Bugün Kardemir yatırım yapan, yeni ürünler hedefleyen, ray üreten Türkiye’nin gurur kaynağı, yüzde 20 ihracatını Amerika’ya yapan devasa bir kuruluşumuz. Biz eğer o dönemde böyle bir inisiyatif almasaydık, fabrika kapatılmasın fabrikayı biz alalım demeseydik Kardemir ile beraber maalesef Karabük’te yok olacaktı. Bir şehrin ayağa kalkma öyküsü, Hak-İş’in özelleştirme konusunda ki ezberleri yıkmasıyla yeniden ortaya çıkmıştır.”
“Hak-İş, taşeron meselesinde tarihi bir mücadeleyi başarıyla sonuçlandırmanın gururunu yaşıyor”
Arslan taşeron meselesinde Hak-İş olarak 2007 yılında örgütlenme sürecinin başlatılarak taşeron işçilerin kadro mücadelesini 2014 yılında yeni bir aşamaya taşıdıklarını ve 81 ilden Ankara’ya davet edilen binlerce taşeron işçinin katılımıyla büyük bir kampanya başlattıklarını ifade etti. Taşeron şirketlerde çalışan işçilerin kadro sorununun çözümü için sendikal örgütlülüğünü sağlamak gerektiğini ortaya koyduklarını dile getiren Arslan, “Taşeron işçilerle sendikalaşma konusunda bir diyalog kuruldu. İşçilerle görüşerek taşeron işçiliğinin aslında bir modern kölelik sistemi olduğunu söyledik. İşçilerinde sendikal harekete destek vermesini istedik. Biz bu süreci adım adım ilerlettik. Fiilen taşeron şirketlerde çalışan tüm işçilerin kadro mücadelesini başlatmıştık. Verilen büyük mücadeleler sonucunda taşeron işçilerimiz kadrolarına kavuştu. Hak-İş, taşeron meselesinde tarihi bir mücadeleyi başarıyla sonuçlandırmanın gururunu yaşıyor” diye konuştu.
Konferansın sonunda ise hediye takdimi ve kurayla öğrencilere ödül verildi.

Bizi sosyal medyadan takip edin
xa 1
İlyas Erbay Avatarı
İlyas Erbay tarafından
07 Mayıs, 2026 14:51 tarihinde yayınlandı
0

MÜJDE, ULTRA ZENGİN SAYIMIZ 4208 OLMUŞ !

Türkiye’de gelir dağılımı adaletsizliği, son yıllarda belirgin bir şekilde derinleşmiş durumda. Güncel verilere göre Türkiye, Avrupa’da gelir eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülke konumunda. En yüksek gelire sahip %20’lik grup, toplam gelirin yaklaşık %48’ini alırken; en düşük gelire sahip %20’lik kesim toplam gelirden yalnızca %6,4 pay alabilmekte. En zengin %10’luk kesimin geliri, en yoksul %10’luk kesimin gelirinden yaklaşık 15 kat daha fazla. Gelir dağılımı eşitliğini ölçen Gini katsayısı Türkiye’de 0,461 seviyesinde. Avrupa Birliği ortalaması 0,29

ULTRA ZENGİN SAYIMIZ SON 5 YILDA %93.5 ARTMIŞ

İngiliz gayrimenkul danışmanlık şirketi Knight Frank’ın The Wealth Report 2026 verilerine göre Türkiye’de 30 milyon dolar üzeri servete sahip kişi sayısı son 5 yılda %93.5 artmış.2174 ten 4208’e çıkmış. Milyarder sayımızın aynı dönemde 35 ten 46 ya çıkacağı öngörülüyor.
Milyonlarca insan açlık ve yoksulluk mücadele ederken, milyarderlerimizin sayısı hızla artıyor.

GELİR DAĞILIMI ADALETSİZLİĞİNİ ÖNLEME ÇABALARI YETERSİZ

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye, gelir eşitsizliği bakımından 130 ülke arasında 28. sırada yer alarak birçok gelişmekte olan ülkeden daha kötü bir tablo sergiliyor. Bu adaletsizlik, orta sınıfın zayıflamasına ve halkın büyük bir kesiminin ( yaklaşık her 10 kişiden 6’sı ) borçlu bir şekilde yaşamını sürdürmesine neden olan sosyoekonomik bir krizin temel taşlarından biridir.

Gelir dağılımdaki adaletsizliği önlemek için devletler tarafından uygulanan en temel yöntem, maliye politikası araçlarını kullanarak geliri piyasada oluştuğu halinden (birincil dağılım) daha adil bir seviyeye (ikincil dağılım) taşımaktır.
Bu adaletsizliği önlemek için kullanılan başlıca stratejiler şunlardır:

– Yüksek gelir gruplarından daha yüksek oranda vergi alınarak, toplanan kaynağın alt gelir gruplarına aktarılmasıdır.

– Düşük gelirliler üzerindeki vergi yükünü azaltmak amacıyla asgari ücretten vergi alınmaması veya temel gıdada vergi indirimleri yapılmasıdır.

– Gelirin ötesinde, birikmiş servet üzerinden alınan vergilerle servet yoğunlaşmasının önlenmesi hedeflenir.

– Yoksulluk sınırı altındaki ailelere yönelik doğrudan nakdi transferler ve sosyal güvenlik ödemeleridir.

– Sağlık, eğitim ve barınma gibi temel hizmetlerin devlet tarafından ücretsiz veya sübvansiyonlu sunulması, alt gelir gruplarının harcamalarını azaltarak dolaylı gelir artışı sağlar.

– Asgari ücretin yaşam standartlarını karşılayacak düzeyde belirlenmesi, Gini katsayısını (eşitsizlik ölçütü) düşüren doğrudan bir araçtır.

– Eğitim ve mesleki eğitim politikalarıyla düşük nitelikli işgücünün verimliliği artırılarak daha yüksek ücret alabilmeleri sağlanır.

– İşsizliğin azaltılması, hanehalkı gelirlerini doğrudan artırarak eşitsizliği azaltan en kritik faktörlerden biridir.

– Vergi kaçakçılığının önlenmesi ve çalışanların sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınması gelir dağılımını iyileştirir.

– Eğitim ve sağlığa erişimde adaletin sağlanması, bireylerin ekonomik basamakları tırmanma şansını (sosyal mobilite) artırır.

Bu konularda bir takım çalışmalar olsa da gelir dağılımı adaletsizliğini önlemede son derece yeteresiz.

Ne yazık ki, yoksulla zengin arasındaki makas her geçen gün daha da açılıyor.
24 yılın sonunda geldiğimiz durumun özeti budur.

İlyas Erbay

Bizi sosyal medyadan takip edin